Şubat 1933'ün ilk günlerinde Bursa Ulucami'de toplanan 100 kadar kişi camilerde Türkçe ezan okunmasına karşı bir ayaklanma girişiminde bulunurlar. Ayaklanma kısa sürede bastırılır. Atatürk olayın hemen ardından Bursa'ya gider. Çekirge yolu üzerinde bulunan bir köşkte akşam yemeği yenildiği sırada bir kişi Atatürk'e ayaklanmayla ilgili olarak şöyle diyecek olur: "Bursa gençliği olayı hemen bastıracaktı, fakat zabıtaya ve adliyeye olan güveninden ötürü...". Atatürk'ün hemen konuşmakta olan kişinin sözünü kestiği ve günümüzde "Bursa Nutku" diye anılan konuşmayı yapmıştır.

Bu konuşmayla ilgili olarak Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı, "Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi" adlı kitabında şu yorumu yorumu yapar: "Tarihte bu sözleri söyleyebilen bir başka devrimci çıkmış mıdır? Başında bulunduğu devletin bile 'zaaf' içinde olabileceğini düşünen, geleceğin siyasal iktidarlardan kuşkulanabilen, ama gençliğe böylesine 'sınırsız' bir güven besleyen, böylesine 'çek' veren, gençliği böylesine 'son çare' olarak gören bir devrimci yoktur! Ve Atatürk, hem gelecek iktidarlar hem de gençlik konusunda yanılmamıştır."

İşte o Nutkun tam metni


"Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, "Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır" demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.

Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, "Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir" diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek; 'Demek adliyeyi ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lazım.' diyecek.

Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, "ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir."

İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!


Bu yazımız size! Sözlerinde Atatürkçü olup Atatürkçü olmanın yapılmasını gereken hiçbir şeyi yapmayan, koyun gibi yaşayan okumayan, fikri sadece ailesinin kendisine aktarabildiği kadar olan boş insanlara!.

Sizleri takip ediyoruz paylaşımlarınıza fikirlerinize önem veriyoruz.

Bazı ''Sözde Atatürkçüler'' bizi sinirlendirmek için elinden geleni yapıyor! ATATÜRK hakkında bildiği tek şey; 1881 Yılında dünyaya gelmesi. Onun dışında bildiği bir şey olmayan adamlar bunlar. Sizden ricamız bu hesapları takip etmemeniz. Takip ettiğiniz hesapları daha dikkatli seçiniz, bazı hesaplar ATATÜRKÇÜYÜM adında paylaşımlar yapıp prim yapıyor sonra hesabını kişisel hesabı olarak değiştiriyor! Bize bu sayfadan iletişime geçerek yada instagram hesabımızdan mesaj atarak bu hesapları bildirin lütfen. MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'Ü HİÇ KİMSE KİŞİSEL MENFAATİ İÇİN KULLANAMAZ! BUNA İZİN VERMEYİZ! VERMEYECEĞİZ!

Siz SÖZDE ATATÜRKÇÜLER! Sizi instagram'da barındırmayacağız!


23 Nisan'da sosyal medya'da bir paylaşımdan daha fazlasını yapacak mısın? Yoksa her sene yaptığın gibi kutlu olsun deyip yatmaya devam mı edeceksin? Biz biliyoruz ki siz çocukları çok seviyorsunuz!

Bu yıl bir paylaşım yapmaktan daha fazlasını yapacaksınız, siz de bizim yaptığımız gibi en yakın bakkalla gidip çocuklar için alışveriş yapacaksınız, yolda gördüğünüz çocuklara dağıtacaksınız. İnanın çocukları mutlu etmek şu sıralar yaptığınız siyasetten daha kıymetli!

 Hadi sabah olunca en yakın bakkala git ve çocukların yüzünü güldürmek için ilk adımı at. 23 Nisan sosyal medyada kutlamaktan daha fazlası!


 MUSTAFA KEMAL'İN Bursa da dediği gibi
"Küçük hanımlar, küçük beyler... Sizler hepiniz, geleceğin bir gülü, yıldızı, bir bahtının aydınlığısınız. Memleketi asıl aydınlığa gark edecek sizsiniz. Kendinizi ne kadar önemli, kıymetli olduğunuzu düşünerek ona göre çalışınız. Sizlerden çok şeyler bekliyoruz; kızlar çocuklar! "

Hadi geç kalmadın biraz şekerleme al ve yarın çocuklara dağıt!

23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI KUTLU OLSUN !


Konuya evirip çevirmeden girmekte yarar var: Atatürk sofrayı severdi ama yemekle arası hiç yoktu. Yani moda deyişle ‘gurme’ değildi. Onun için sofra, bilgi alışverişinin yapıldığı bir toplantı yeriydi.
Atatürk’ün sofrasının en önemli özelliğiyle başlayalım: Yemek masasının bir kenarında kara tahta dururdu. Yemeğe katılanlar düşüncelerini bu kara tahtanın önünde tebeşirle bir şeyler çizerek ve yazarak anlatırlardı. Ayrıca her tabağın yanına bir not defteriyle kalem konurdu.
Atatürk’ün sofrası sadece Çankaya’da kurulmazdı. Dolmabahçe Sarayı’nda, Yalova’daki köşkte ve Florya Deniz Köşkü’nde de kurulan sofralar dillere destandı. Bu sofraların ana fikrini ünlü yazar Falih Rıfkı Atay şöyle özetlemişti: “Bu, bir içki ve cümbüş sofrası değildi. Dostları hatta düşmanlarıyla sohbet ve tartışma meclisiydi. Savaş ve devrim günlerinde meseleler konuşulduğu sırada hiç içmez veya pek az içerdi. Eski Osmanlı deyimiyle pek edepliydi.”
MUTLAKA KURU FASULYE VE PİLAV
Atatürk’ün akşam sofrasına gelmeden önce diğer öğünlerine de bir göz atalım. 1931-1935 arasında köşkün aşçılığını yapan Halit Atay’a göre kahvaltıda favori yemeği, iki yumurtalı beyaz peynirli omletti. Genellikle kahvaltısı çok sadeydi. Bir bardak soğuk ayran eşliğinde yediği bir dilim ekmek çoğu zaman güne başlaması için yeterli olurdu. Kahvaltıdan sonra koltuğuna çekilir, sigarasının eşliğinde sütlü kahvesini içerken gazeteleri okurdu. Atatürk koyu bir sigara tiryakisiydi. Günde üç pakete yakın sigara içtiği söylenir. Bu sigaralara da 15 fincan kahve eşlik ederdi.
Öğle yemekleri de kahvaltı kadar sadeydi. Genellikle kuru fasulyeyle pilav yerdi. En sevdiği yemek bu ikiliydi. Bu sevgisini “askerden kalma bir alışkanlık” diye açıklardı soranlara. Fasulyeyi her öğün yiyebilirdi. Gece yarısı, sabaha karşı, öğle ve akşam. Onun için mutfakta fasulye tenceresi eksik olmazdı. Arada bir de karnıyarığı veya etli taze bamyayı, pilavla karıştırarak yediği olurdu. Tabii yanında yoğurdu eksik etmezdi. Çok sık olmamakla birlikte arada bir ıspanaklı börek ısmarlardı. Bu börek ona annesini ve Selanik’teki çocukluğunu hatırlatırdı. Böreğin yanında mutlaka soğuk ayran içerdi.
Koca Atatürk, böylesine mütevazı bir damağa sahipti. Akşam sofrasıysa başlı başına bir olaydı. Bu masada her akşam düşünürler, yazarlar, sanatkârlar, bilim insanları, siyasetçiler, diplomatlar, yakın dostları yer alırdı. Bir de bu sofranın değişmeyen demirbaşları vardı: Falih Rıfkı Atay, Ruşen Eşref Ünaydın, Hasan Cemil Çambel, Yunus Nadi, Hazım Onat, Necmi Dilmen, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Dr. Reşit Galip, İbrahim Grantay, Salih Bozok, Şükrü Kaya, Kılıç Ali bunlardan bazılarıydı.
Sofrayı şef garson İbrahim Ergüven hazırlardı. İşin en zor yanı buydu. Çünkü Atatürk sofra düzeni konusunda çok titizdi. Kılıç Ali onun bu titizliğini şöyle anlatıyordu: “Sofranın çok muntazam olmasını isterdi. Sofranın örtüsünde, tabaklarda, çatal bıçaklarda, bir çarpıklık olursa bizzat düzeltir; ondan sonra sofraya otururdu.”
AKŞAM SOFRALARI UZUN SÜRERDİ
Akşam sofrası, Atatürk’ün hoş geldin konuşması ve kadeh kaldırmasıyla başlıyordu. En sevdiği içki, meşe fıçıda hafif sararıncaya kadar dinlendirilmiş rakıydı. Bu rakı onun için özel olarak damıtılırdı. Rakıyı yudum yudum, keyfini çıkara çıkara içerdi. Sofranın olmazsa olmazı sarı leblebi mutlaka iyi fırınlanmış olmalıydı. Mutfaktaki tavalarda ısıtıldıktan sonra servis edilirdi. Yoğurt, limonlu fava, üstüne zeytinyağı gezdirilmiş haşlanmış kuşkonmaz da masadan eksik olmayan mezeler arasındaydı.
Enginarı hiç yememişti. Hastalığının ilerlediği bir dönemde bu sebzenin karaciğere iyi geldiğini öğrenince pişirilmesini istedi. Ama maalesef ki bu siparişten kısa bir süre sonra komaya girdiği için enginarın tadını hiç öğrenemedi.
Akşam sofrası genellikle gecenin ilerleyen saatlerinde son bulurdu. Bazen günün ilk ışıklarına kadar sürdüğü de olurdu. Sabah sona eren akşam sofrasından kalkarken “Arkadaşlar, hükümet uyandı hadi biz artık yatalım” dediği rivayet olunur.
DİMİTRİPOLO ŞİŞELERİ
Sabaha kadar süren sofralardan birini Cemal Granda şöyle anlatır: “O gece yemek sabahın beşine kadar devam etmişti. Çokluk geceler böyle olur, meclisin horozlar öterken dağıldığı görülürdü. Bu yüzden Atatürk de sabah saat beşten önce yatağa giremezdi. Saat 11’den sonra hava serinlediği için misafirler birer ikişer balkondan içeri girmeye başladılar. Masanın üzerinde boşalmış Dimitripolo şişeleri duruyordu. O devrin en ünlü rakısı olan Dimitripolo’dan Atatürk de arada bir yarım kilo içerdi.”
Atatürk gerçek bir insan olduğu için saklanmadan, gizlenmeden eğlenmesini de çok severdi. İstanbul’dayken gecenin geç saatlerinde, bazen Beyaz Rus Madam Vera’nın Beyoğlu’ndaki Rose Noire adlı gece kulübüne ya da Garden Bar’a giderdi. Bir seferinde masasına gelen Madam Vera, zor durumda olduğunu belirtip bankanın kendisine kredi vermediğinden yakındı. Atatürk, ortağı olduğu İş Bankası yönetimine bir not yazıp bu sorunun çözülmesini istedi. Ertesi gün fısıltı gazetelerinin manşetlerinde “Atatürk fahişelere kredi dağıtıyor” başlıkları atıldı. Aslında İş Bankası, Atatürk’ün notuna rağmen Madam Vera’ya o krediyi vermemişti.
YEMEKLE ARASI ÇOK İYİ DEĞİLDİ
Atatürk’ün sofrasına birçok eli kalem tutan kişi katılmışsa da, yazılan anılarda yenen yemeklerden pek söz edilmemiştir. Hemen herkes bu sofraların politik yanını vurgulamıştır. Onun için bu ünlü sofraların üstüne konan tabakların içindeki yemekler hakkında ayrıntılı bilgi bulmak kolay değildir.
Yazıyı özetlersek: Atatürk’ün sofrasında krallara layık yemekler bulunmazdı. Atatürk’ün yemekle arası da iyi değildi ve masadan yarı aç kalkardı. Tam bugünkü diyetisyenlerin önerdiği gibi.
Bugün rakınızı sarı leblebi eşliğinde içmeniz dileğiyle.
Konstantin İzmir’i niye aldı?
Atatürk’ün rakıyla ilişkisine dair anekdotlar boldur. Falih Rıfkı Atay’ın aktardığı İzmir anısı da bunların en bilinenlerinden biri. Atay’a göre Atatürk, yanında subaylar olmadan tek başına İzmir’i gezmeye çıkmış. Devrin ünlü oteli Kramer’e gitmiş. Otelin lokantası bir hayli kalabalıkmış. Garsonlar tek başına gördükleri Mustafa Kemal’i başta tanıyamamışlar ve yer olmadığını söylemişler. Sonra içeridekilerden biri tanıyınca ortalığı bir telaş almış ve hemen Atatürk’e terasın baş köşesinde yer hazırlanmış. Atatürk rakısını söylemiş. Bir süre güneşin batışını izlemiş. Sonra yanında bekleyen Rum şefe sormuş:
- Kral Konstantin bu otele gelir miydi?
- Gelirdi paşam.
- Güneşin batışını izleyerek rakı içer miydi?
- Hayır paşam.
- Peki o zaman neden İzmir’i almak istemiş ki!
Uşağının anıları
Kitabın adı ‘Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri’... Atatürk’ün uşağının adıysa Cemal (Çelebi) Granda. 1927’nin temmuz ayından ölüm tarihi olan Kasım 1938’e kadar 12 yıl Atatürk’ün sofracılığını yapan Granda’nın anıları bizim söylediklerimizi de doğrular nitelikte: “Yemeğe pek düşkün değildi. Ağırlıklı olarak çerez yerdi. Meyveye ise dönüp bakmazdı bile.” Gazi ve rakıyla ilgili tespitiyse şöyle: “Rakı ile olan muhabbeti bilinir. Türk geleneksel siyasetçileri gibi ne içtiğini ne yediğini saklamamıştır kamuoyundan. Bu konuda hiç ikiyüzlü olmamıştı.”

Kaynak: 
Hürriyet


Biz ”olmasaydın olmazdık” dediğimizde karşı çıkıp ”olmasaydı da olurduk” diyen ileri zekalılar size cahil dediğimde kızıyorsunuz ama kızmayın gerçekten kör cahilsiniz. Düşünme yok yorum yok tamamen düz mantık. ”O olmasaydı da olurdum.” Kimse sana o olmasaydı buhar olup uçardın demiyor zaten. O olmasaydı olurdun adın yorgo falan da olmazdı. Annen  baban yine aynı olurdu. Sizin dediğiniz gibi Atatürk devrimleri falan da olmazdı.  Bak ne olurdu sana söyleyim


Senin başında şapka yerine sarık üstünde cübbe olurdu. Karın açık olmaz çarşaflı olurdu. Ezan Türkçe olmaz yine arapça olurdu. Alfaben latin alfabesi olmaz yine arap alfabesiyle yazıp okurdun. Camiye rahatça gidip gelirdin elinden kimse kuranını da almazdı korkma. Hayalindeki şeriat düzeninin tek taşına dokunmazlardı o konuda rahat ol bugüne kadar hiçbir müslüman sömürgesinde insanların kılığına kıyafetine diline ezanına karışmadılar hiçbir müslüman ülkesine laikliği getirmediler Peki ne olurdu?



Kendi ülkende köle olurdun sokağa çıktığında herhangi bir asker ”gel lan buraya” diyip kimliğini kontrol edebilir durduk yere suratına iki tokat patlatabilirdi sende hiçbirşey yapamazdın. Sesini çıkardığında da dipçiği yiyip otururdun. Bununla da kalmaz askere mukavemetten tutuklanıp nezarete atılırdın bir de orda bir araba dayak yerdin pestilini çıkartıp dışarı atarlardı. İşin en acı tarafı ise dışarı atıldığında bu zulmün hesabını soracak bir devletin olmadığını anlardın.  ”Kimi kimi şikayet edeceksin Ananı öpen kadı…” atasözü tam yerini bulurdu.


Hiçbir vatandaşlık hakkın olmazdı. Seçme, seçilme, iş kurma, özel hayat… vs aldığın her nefesin hesabını verirdin. Onlarla aynı yerde oturamazdın. Herhangi bir cafede ”buraya müslümanlar giremez” uyarısı olabilirdi ve sen bu cafelerin önünden ses çıkaramadan geçip giderdin. Hatta wc lerde bile ayrım olurdu kendi ülkende istediğin gibi sıçma özgürlüğün bile olmazdı. Bunu komik bulanlar ABD deki siyahi vatandaşlara nasıl yasaklar uygulandığına baksın



Başında sarıklı cübbeli bir diktatör olurdu ama sen ona halife derdin ona güvenirdin o ne derse yapardın. Halife üzerinden seni uyuturlardı isyan edecek gibi olsan şeyhülislam’ın caiz değil fetvasıyla geri adım atardın. Başındaki sarıklı sana güzel güzel dini nutuklar atardı cuma namazlarında en önde olurdu. Sömürge valisi başındaki sarıklıya emrettiğinde sorunsuz sıkıntısız yerine getirilmesi için önce bu icraata dini bir dayanak uydururdu. Bu sayede normal zamanda ülkede savaş çıkması gereken icraatlar tatlı tatlı sessiz sedasız yapılırdı.




Camilerinin sayısı artardı. Seni daha çok şeriata gömmek için herşeyi yaparlardı. Tekkelere şeyhlere oluk oluk para akıtılırdı din dışında birşey düşünmemen için herşeyi yaparlardı. Yunan askerleri kurtuluş savaşı sırasında insanları cuma namazında toplamak için her türlü şirinliği yaptılar. İşgal yerleştikten sonra bunun çok daha fazlasını yaparlardı ülkenin her yeri camilerlre dolardı. Çünkü cami demek emperyalizm uşağı bir imamın daha çok insanı uyutmak için vaaz vermesi demektir. Cami demek emperyalizmin yeni bir bürosu demektir.





Alfabenin tek harfine bile dokunmazlardı. Neden dokunsunlar ki? Arapçayla ne alıp veremedikleri var? 1000 yıldır arap alfabesini kullanmışsın da ne zararın dokunmuş? Fatih arap alfabesiyle ferman yazdığı için mi İstanbul’u fethetti? Kanuni Mohaçı fatiha okuyarak mı kazandı? Sen kuranı arapça olduğu halde manasını öğrenmek tekkelerde hocanın ağzından çıkana ağzın bir karış açık bakmışsın. Eee neden değiştirsin? Senin bırak alfabene dokunmayı tam aksine ülkede ”alim” ”şeyh” diyip sözüne değer verdiğin kim varsa gözünde yüceltmek için her türlü propaganda yapılırdı.




Karının çarşafına dokunmazlardı. Çok eşlilik yasal olurdu hatta zaman içinde bu sayı arttırılırdı. Ülkenin günlük meseleleri ”kadın çalışmalı mı ?” ”kadın araba kullanmalı mı ?” ”kadın sokakta tek gezmeli mi ?” gibi abuk sabuk mevzular olurdu. Kadın erkek eşitliği falan asla olmazdı. Hele medeni hukuktan falan haberin bile olmazdı. Akıl var mantık var adamlar senin karını neden özgürleştirsin neden onu seninle eşitlesin neden tek eşlilik getirsin? 4 koyunun başında 1 çoban varken neden bu düzene çomak soksunlar?



Ülkede meyhaneler, kerhaneler olurdu haklısınız fakat bu mekanlara siz isteseniz de giremezdiniz. Adamlar hem ülkeni işgal edecek hem de kucağına kadın mı verecek? Nerde bu bolluk? Onlar kerhanelerde müslüman kızlarını becerip dilediği gibi içerken sen müslüman bacının kerhanede becerildiği sırada evinde kuran okurdun. Ben zinadan içkiden uzağım ya rabbi şükür derken ülkende her gün yabancılar içkinin ve fuhuşun dibine vururlardı.




Atatürk olmasaydı ben yine olurdum diyen yobaz haklısın sen yine olurdun hatta dini açıdan çok dindar bir müslüman da olurdun ama adam olamazdın bak Ortadoğu’ya bak Filistine. Bak Irak’a. Emperyalizm bu ülkelere medeni hukuk getirmedi şapka devrimi yapmadı alfabelerine dokunmadı. Şeriatı kaldırıp laikliği getirmedi. Adamlar 100 sene önce nasıl yaşıyorlarsa şimdi de aynı yaşıyorlar. Erkeklerin kafasında sarık üstünde cübbe , kadınların üstünde çarşaf. Kullandıkları dil yine arapça, rejim yine şeriat. Ezan yine arapça. Anlayacağın atalarının ne dilişne ne kıyafetine ne de kanunlarına zerre kadar dokunmadılar. Atalarıının ne giydiği ne konuştuğu zerre kadar umurlarında değil. Onlar sadece menfaatine bakar tek amaçları seni sömürmektir seni aç bırakmaktır.  Bugün Ortadoğu’da yaşanan tam olarak budur. Müslüman kardeşim diye ağladığınız filistinlilerin resimlerine bakın hangisinin kafasında şapka var? Hangisi latin alfabesini biliyor? Şunu asla unutmayın özgürlüğün yoksa hiçbirşeyin yoktur.




Son sözüm Atatürk olmasaydı babam yine belli olurdu diyenler için… Haklısın baban yine aynı olabilirdi ama olmayabilirdi de. Bundan emin değilim. Neden biliyor musun? Senin anneni güzel bulup tecavüz ederler miydi bilemiyorum. Yanlış anlama hakaret etmiyorum. İlla ki bir tecavüz olurdu ama bu senin annen olur muydu? Kesin değil. Bu sözüme kızıyorsan Irak savaşında ABD askerlerinin kaç müslüman kadına tecavüz ettiğine bak bu da yetmezse 1. Dünya savaşında Ermenilerin tecavüzlerine bak. Tecavüzden kurtulmak için el ele tutuşup uçurumdan atlayan Türk kızlarının hikayesini oku sonra gel ”babam yine aynı” olurdu diye konuş oldu mu benim yobaz kardeşim. Hadi kal sağlıcakla…



Herkese selamlar dostlar. Bildiğiniz üzere İnstagram sayfamızda takipçilerimiz, okudukları NUTUK'u bir başkasınında okumasına vesile oluyor. Bugün 3 Nutuk daha sahiplerini bulacak dostlarım.Çekilişe katılmak çok basit.

KATILIM KOŞULLARI:

-Yaş sınırlamamız yoktur, Nutuk'u gerçekten okuyacak kişiler katılsın lütfen.

-Okuduktan sonra bir başka takipçimize göndermek için bizimle tekrar iletişime geçmeniz gerek. Unutma NUTUK PAYLAŞTIKÇA GÜZEL

-Son olarak çekilişe katılmak için '' BU PAYLAŞIMIN ALTINA ''SİZİNLE İLETİŞİME GEÇMEMİZ İÇİN İNSTAGRAM KULLANICI ADINI YAZMANIZ GEREK.''

-Kullanıcı Adını bu yazının altında paylaşan herkes katılmış sayılacaktır.

SON KATILIM TARİHİ: 20.04.2017 22:00
ATATÜRK'ün Vefatı

Bütün hayatı mücadele içinde geçen ATATÜRK’ün 1937 yılının sonlarına doğru sağlığı bozulmaya başlamıştı. Buna rağmen o dönemde yoğun bir biçimde bitmeyen bir heyecanla Hatay'ın ana vatana dahil olması için çalıştı. Kendisinde mevcut karaciğer kifayetsizliği Ocak 1938'de daha da belirginleşti. Büyük Önder son günlerini İstanbul’da sürekli doktorların gözetiminde geçirdi. 10 Kasım 1938 Perşembe günü saat dokuzu beş geçe Dolmabahçe Sarayı'nda hayata gözlerini kapadı. Ölümü bütün dünyada derin akisler yaptı ve büyük üzüntü yarattı.
ATATÜRK’ün vefatı, müdavim tabipleri Prof. Neşet Ömer İrdelp, Prof. Mim Kemal Öke ve Dr. Nihad Reşat beyler ile müşavir tabipler Prof. Akil Muhtar Özden, Prof. Hayrullah Diker, Prof. Süreyya H. Serter, Dr. Kamil Berk ve Dr. Abravaya Marmaralı tarafından yazılan şu raporla tespit edildi: “Reisicumhur ATATÜRK’ün umumî hâllerindeki vehamet dün gece saat 24’te neşir edilen tebliğden sonra her an artarak bugün, 10 İkinciteşrin 1938 Perşembe sabahı saat dokuzu beş geçe büyük şefimiz derin koma içinde terki hayat etmişlerdir. 10 İkinciteşrin 1938.”
ATATÜRK'ün naaşı, Dolmabahçe Sarayı salonunda özel bir katafalka yerleştirildi. Türk bayrağına sarılı ve başında silâh arkadaşlarının nöbet tuttuğu mukaddes tabut, üç gün müddetle milletin ziyaretine bırakıldı.

Cenazenin Ankara'ya nakil işlemi 19 Kasım Cumartesi günü yapılacaktı. Nakil hazırlıkları bugüne kadar sürdürüldü. ATATÜRK’ün naaşı Dolmabahçe’den çıkarılmadan hemen önce, Ord. Prof. Şerefettin Yaltkaya tarafından cenaze namazı kıldırıldı. Kortej, Galata Köprüsü’nü geçecek, tabut Sarayburnu rıhtımına yanaşmış Zafer torpidosuna, oradan Yavuz zırhlısına çıkarılacaktı. Daha sabahın ilk ışıklarından itibaren çok sayıda vatandaş güzergâhı doldurmuş bulunuyordu. ATATÜRK’ün naaşı, 20 Kasım'da Ankara'ya getirildi.
Cenazeyi Ankara garında başta Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Meclis Reisi Abdülhalik Renda, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak, bakanlar, milletvekilleri, komutanlar olmak üzere protokolde bulunan bütün zevat karşılamıştır. Başbakan Celal Bayar, beyaz trende, tabutun arkasındaki vagonda ATATÜRK’ün Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak ve bazı eski arkadaşları ile beraber İstanbul’dan gelenler arasında idi.
Türk bayrağına sarılı tabut, istasyondan Türkiye Büyük Millet Meclisi önünde hazırlanan katafalka konulur. Halkın ziyareti başlar. Burada komutanlar ve silâh arkadaşları tarafından tutulan saygı nöbeti, 20 Kasım 1938 Pazar günü saat 10.30’da başlamış, 21 Kasım 1938 Pazartesi törenin başlayacağı 09.00 saatine kadar devam etmiştir. Her rütbeden 6 subayın yer aldığı 45 “nöbet postası” ile bu saygı nöbeti gerçekleştirilmiştir.
21 Kasım'da büyük törenle Etnografya Müzesi'ndeki geçici kabrine kondu. Cenaze törenine bütün dünya devletleri özel temsilciler gönderdi. Çanakkale'de ve diğer muharebelerde ona karşı savaşmış yabancı generaller törende bilhassa dikkati çekiyordu. ATATÜRK’ün naaşı, 10 Kasım 1953 tarihinde yapılan büyük bir devlet töreni ile Etnografya Müzesi’ndeki muvakkat (geçici) kabirden alınarak; Anıtkabir’deki ebedî istirahatgâhına tevdi edildi.
Anıtkabir’e nakil törenine Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes, İsmet İnönü, TBMM Başkanı Şükrü Saraçoğlu ve ATATÜRK’ün kız kardeşi Makbule Atadan hanımefendi başta olmak üzere; bütün mülkî ve askerî erkân ile kalabalık bir halk topluluğu katıldı. Kortej, Opera, Ulus, TBMM, Gar, Tandoğan meydanı güzergâhını takiben Anıtkabir’e ulaştı. Burada yapılan törende Cumhurbaşkanı Celal Bayar çok duygulu bir konuşma yaptı. Töreni milyonlarca insan radyodan yapılan naklen yayından dinledi. ATATÜRK’ün naaşı, şeref holünde tek parça mermerden yapılan mozolenin tam altında yer alan sekizgen odanın içinde hazırlanan mezarda, İslâmî kaidelere uygun olarak, dualarla “vatan toprağı”na defnedildi. O zaman altmış yedi olan bütün vilâyetler ile Kıbrıs’tan getirilen ve harmanlanan vatan toprağı büyük ATA’sını kucakladı. Bugün bu vilâyet toprakları ile sonradan vilâyet olan yerlerden getirilen toprakların numuneleri birer vazo içerisinde, ATATÜRK’ün mezarının etrafını süslemektedir.

1. "Ata" lafını sevmezdi


"Ata" lafını sevmezdi
"Atatürk" lafını ilk kez dönemin Türk Dil Kurumu Başkanı bir konuşmasında kullanmış, Mustafa Kemal'de çok beğenerek soyadı olarak almıştı. Kendisine "Ata" diye hitap edilmesinden hiç hoşlanmazdı.

2. En sevdiği yemek kuru fasulye ve pilavdır.


En sevdiği yemek kuru fasulye ve pilavdır.

Manastır Askeri Lisesi yıllarından kalan bir alışkanlıkla hayatı boyunca en sevdiği yemek kuru fasulye ve pilav olarak kaldı. Tatlıya düşkün değildi ama canı istediğinde çok sevdiği gül reçelini tercih ederdi.

3. En büyük hayali dünya turuna çıkmaktı


En büyük hayali dünya turuna çıkmaktı

Ömrü yetseydi bir dünya turuna çıkıp Türk dili ve tarihi üzerindeki çalışmalarını genişletmek en büyük hayaliydi.

4. Başucu kitabı Çalıkuşu'ydu


Başucu kitabı Çalıkuşu'ydu

Binlerce kitabı vardı. Ama bunların arasında bir tanesini hayatı boyunca hatta cephede bile başucundan ayırmadı. Reşat Nuri Güntekin´in ünlü "Çalıkuşu" romanını hep yanında taşır, her gün rast gele bir yerinden acar, birkaç sayfa okurdu.

5. Kabul salonundaki at yavrusu


Kabul salonundaki at yavrusu

Atlardan sonra en sevdiği hayvan köpekti. "Fox" adını verdiği köpeği, Gazi`nin yatağının ayak ucunda uyurdu. Hayvanlara düşkünlüğü o dereceydi ki bir gün misafirlerinin de görebilmesi için yeni doğmuş bir tayla annesinin Çankaya Köşkü kabul salonuna getirilmesini bile emretmişti.

6. Tam bir salon adamıydı


Tam bir salon adamıydı
En sevdiği dans valsti. Müzik zevki çeşitlilik gösteriyordu. Klasik Batı müziği dışında Anadolu ezgilerini de severek dinlerdi.

7. Gömleklerinin tümü beyazdı


Gömleklerinin tümü beyazdı

Gömleklerinin hepsi beyazdı. Bu gömlekler ilk yıllarda İsviçrede özel olarak dikilirken sonra yerli malı kullanma kampanyasına öncülük edebilmek için Beyoğlunda bir terziye diktirilmeye başlanmıştı.

8. Lacivert takım elbise giymezdi


Lacivert takım elbise giymezdi

Takım elbiselerinin tasarımlarını hep kendisi çizerdi. Lacivert takım giymeyi sevmezdi.

9. Beden ölçüleri


Beden ölçüleri

Boyu 1.74 idi. Hayatinin son dönemlerine kadar 76 olan kilosu hastalığının ilerlemeye başlamasıyla 46´ya kadar düşmüştü. 43 numara siyah rugan ayakkabı giyerdi.

10. Rumeli şivesi


Rumeli şivesi

Özenli ve temiz bir Türkçe konuşurdu. Ancak bazı kelimeleri Rumeli şivesiyle telaffuz ederdi.

11. Hazin bir hikaye


Hazin bir hikaye

Hayatında bir dönem çok önemli yer tutan Mustafa Kemalin evlenmesinden sonra hayatına trajik bir şekilde son veren Fikriye Hanımın mezarının nerede olduğu bilinmiyor

12. Cumhurbaşkanlığından sıkılıyordu


Cumhurbaşkanlığından sıkılıyordu

Hayatının çoğunu geçirdiği savaş cephelerinden sonra Cumhurbaşkanı olarak geçirdiği yıllar ona bir tecrit yaşantısı gibi geliyor, çok sevdiği halkından ve sade bir vatandaş yaşamından uzaklaştığını düşünüyordu.

13. Papa'nın elçisine kendi elleriyle kıyafet hazırlatmıştır


Papa'nın elçisine kendi elleriyle kıyafet hazırlatmıştır

Kıyafet Kanunu çerçevesinde tüm din adamlarının dini kıyafetleriyle sokağa çıkmaları yasaklanınca, Monsenyör Roncalli`ye kendi terzisi Kemal Milaslı eliyle bir koleksiyon hazırlattı.

14. Kendi başına traş olmazdı


Kendi başına traş olmazdı

Sabah kahvaltılarıyla arası hiç hoş değildi.Yataktan kalkar kalkmaz odasındaki divanın üzerine bağdaş kurarak oturur, günün ilk kahvesini sigarasını içerdi. Bir özelliği de kendi kendine tıraş olmamasıydı.

15. Düzen takıntısı vardı


Düzen takıntısı vardı

Evinde, çevresinde hatta konuk olduğu evlerde bile eğri duran eşyaları düzeltmeden rahat edemezdi.

16. Hoşgörülüydü


Hoşgörülüydü

Köylünün birinin gazete kağıdına sardığı tütünü içmeye çalışırken eli yanmış, "Alın bunu kendi içsin" diyerek Atatürk`e küfretmişti. Mahkemeye çıkarılacaktı. Atatürk olayı dinledikten sonra "Onu mahkemeye vereceğinize doğru dürüst sigara içmesini temin edin" dedi.

17. Sigara pazarlığı


Sigara pazarlığı
Hastalığının başlangıcında kendisini muayene eden Dr. Fissinger günde kaç paket sigara içtiğini sormuş, Atatürk "sekiz" demişti. Doktor bunu günde iki pakete indirmesi gerektiğini söyleyince gülümseyerek cevap vermişti:
"Ben zaten iki paket içiyorum. Bundan sonra bunu sizin izninizle yapacağım
".

18. "Bu nasıl halkçılık?"


"Bu nasıl halkçılık?"
Bir sabah milletvekilleri ile trene binmişti. Kondüktörün
milletvekillerinden bilet parası almamasına şaşırmış nedenini
sormuştu. Trenin milletvekillerine bedava olduğunu öğrenince epey sinirlenmiş, "Ne de güzel halkçılık ama" demişti.

19. "Laiklik adam olmaktır!"


"Laiklik adam olmaktır!"

İlk mecliste bir oturum sırasında üyelerden biri laikliğin ne manaya geldiğini anlamadığını söyleyince Gazi çok sinirlenmiş ve elini kürsüye vurarak bir din bilgini olan üyeye cevap vermişti: "Adam olmak demektir hocam, adam olmak!"

20. Kurbanları bağışlardı


Kurbanları bağışlardı

Gittiği yurt gezilerinde kendisi için kurban edilen hayvanlara bakamaz böyle durumlarda sırtını döner yada kesilmelerini engellerdi.

21. Yabancı dile meraklıydı


Yabancı dile meraklıydı

Askeri lisede öğrenmeye başladığı Fransızca´yı sonraki yıllarda geliştirdi. Zengin bir kelime bilgisi vardı. Konuşurken araya Fransızca sözcükler de eklerdi.

22. Fasulyesine poker oynardı


Fasulyesine poker oynardı

Kumardan hoşlanmaz ama arkadaşlarıyla fasulyesine poker oynardı. Oyun sonunda kazandıklarını iade ederdi.

23. Kan görmeye dayanamazdı


Kan görmeye dayanamazdı

Cephelerde düşmanla göğüs göğüse savaşmış biri olarak en ilginç özelliği savaş meydanları dışında kan görünce fenalaşmasıydı.

24. Kulakları duyan tek kişi


Kulakları duyan tek kişi

Fransız tarihçisi Herriot Ankaraya geldiğinde Gazinin kulaklarının duyuyor olmasına şaşırmış anılarında bunu esprili bir dille anlatmıştı: "T.C`de bir tane kulakları duyan kişi var onu da Cumhurbaşkanı yapmışlar".

25. Bir ricası baş tacıdır


Bir ricası baş tacıdır

Bir gün halk arasında dolaşırken çarşaflı bir kadına rastlamış, "Hafız Hanım benim hatırım için başındaki örtüyü acar mısın?" diye sormuştu. Kadın baş örtüsünü açarak, Atatürk`ün önünde eğildi ve ellerini öptü.

26. Bilardo ve yüzme sevdası


Bilardo ve yüzme sevdası

Sportmen kişiliği vardı. Her gün at biner, yüzmeye gider ve bilardo oynardı.

27. En başarılı olduğu ders matematikti


En başarılı olduğu ders matematikti

Eğitim hayatı boyunca en başarılı dersi matematikti. Pozitif bilimlere ilgisi hayatı boyunca sürdü.

28. Yağcılara çok kızardı


Yağcılara çok kızardı

Yağcılara çok kızardı. Bir akşam sofrasında kendisine gereksiz şekilde iltifat eden Abdülhak Hamit`e müdahale etti.

29. Son yılbaşı gecesi


Son yılbaşı gecesi

1937yi 1938e bağlayan son yılbaşı gecesini Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras ile baş başa geçirmişti. O gece dolabındaki bazı elbiseleri bakana hediye etmişti.

30. Köşkteki güvercinlik


Köşkteki güvercinlik

Kuşları çok severdi.Çankaya Köşkü`nde özel bir bakıcının ilgilendiği güvercinliği vardı.

Kaynak: Onedio